HESAP NUMARALARI
EN TR
HESABIM
BAĞIŞ YAP
Bağış Sepeti
Seçim yapılmadı
Bağışçı Girişi
ŞİFREMİ BİLMİYORUM
AnasayfaHaberler Arşiv Sabahattin Zaim Röportajı
11-12-2007
Sabahattin Zaim Röportajı

Sabahattin Zaim Röportajı

Prof. Dr. Sabahattin Zaim: "Rüya Gibi Geçti"

DENİZ FENERİ: Deniz Feneri ekibiyle birlikte Balkanlar´a bir seyahatiniz oldu. Seyahatle ilgili neler düşünüyorsunuz? Aslen de İştiplisiniz. Kaç yaşınızda Türkiye´ye geldiniz ve Türkiye´ye gelişiniz nasıl oldu?

 

SABAHATTİN ZAİM: Evde de aynı soruyu soruyorlar. Diyorum ki; "Bir rüya gibi geçti". Cevap bu! Rüya gibi, maddi hayatla manevi hayatın birleştiği yerlerdi. Benim de fiziki hayatımla manevi hayatımın birleşmesi gibiydi. 71 yıl sonra gittim o topraklara. Ama sanki o zaman dilimini tespit edip buzdolabına koymuşsunuz, 71 yıl sonra karşınıza aynısı çıkıyor gibi... Evimizin bahçesi, mutfak, merdivenler, pencereler, kapıdaki tabela... Onun için, zihnimde intibalar henüz durulmadı.

 

DF: Geniş bir aile çevreniz var. Ancak amcanızla aynı soyadı taşımıyorsunuz. Neden?

 

SZ: Bizde çok kişilerin soyadı değişiktir. O dönemde bir nüfus faciası vuku bulmuştur. Soyadı kanunu Batılılaşma modelinin bir unsurudur. Lakap sisteminin devamı değildir. Oysa Türkiye´de, Osmanlı´da her ailenin bir lakabı vardı, aile lakapla anılırdı. Ve lakaplar da ismin önüne konulurdu. Ancak soyadı kanununda soyadını ismin sonuna koydular. Türkçede sıfat isimden önce gelir. Yani soyadlarının şimdiki kullanım şekli Türkçeye aykırı. Ayrıca o dönemde nüfus memurlarına öyle bir zihniyet yetiştirilmiş ki; insanlar soyadı almaya gittiklerinde "bu isim Arapça, olmaz!" diyerek karşı çıkarlarmış. Amcamlar Turgutlu´da soyadı almaya gittiklerinde, nüfus memuru amcamın istediği soyadını kabul etmiyor. Nüfus memuru amcam terzilik yaptığı için ona "Altınmakas" soyadını veriyor. Babam ise soyadının tarihi geçmişini anlatıyor ve "Zaim" soyadını almayı başarıyor.

 

DF: Ailenizin önce Balkanlar´a, oradan da Türkiye´ye göçü nasıl olmuş?

 

SZ: Türkiye Cumhuriyeti sadece Türk asıllılara Türkiye´ye hicret imkânı veriyordu. Hükümet Türk soyundan olmayanlara Türkiye´ye hicret izni ve vatandaşlık izni vermezdi. Bu durumda Arnavutlar 1950´den sonra, evvela Üsküp´e geliyorlardı. Üsküp´te mukim oluyorlardı. Üsküp´te mukim olunca Türkleşiyorlardı. Ondan sonra da oradan Türkiye´ye göç ediyorlardı. Mesela ağabeyimin kayınpederi Ohri´liydi. Ailece Türkiye´ye hicret etmişlerdi. Arnavutluk´tan gelerek Türk olmuşlar, sonra da Türkiye´ye hicret etmişler. Aslında Makedonya´daki Müslümanların çoğu Konya´dan göçen, kolonizasyon politikasıyla o bölgeye yerleştirilen Türklerdir. Bir kısmı da Toros Dağları´ndan alınan Yörük Türkleridir. Bizim ziyaret ettiğimiz köyler Toros Dağları´ndan gelen insanların yaşadığı köylerdir ve bu köylerin insanları bütün adetlerini ve lisanlarını aynen muhafaza ederler. Arnavutluk hakkındaki etnik laflar son 20-30 yılın hikayesi ve Batılıların, Amerikalıların, Rusların, kilisenin çıkarttığı fitnedir. Eskiden hiç kimse "Ben Arnavutum" demezdi, "Müslümanım" derdi. Müslüman dendiği zaman da Türk diye düşünülürdü. Kimse de `Türk´ ifadesini etnik anlamda düşünmezdi. Osmanlı´nın, Türkiye´nin vatandaşı şeklinde düşünülürdü. Bizim ailemiz zeamet sahibiydi. Konyalı sipahilerden, Aslan Zaim Balkanlar´ın fethi için o bölgeye gidiyor. Araştırdım, en son Aslan Zaim isminde kaldım. Yaklaşık olarak 17. asra tekabül ediyor. Seyahatimiz sırasında doğup büyüdüğüm evi görmeye gittim. Evin bahçesine girdik, içini görmek istedim ama mümkün olmadı. İştip´ten 8 yaşında ayrıldım. Evin içini çok iyi hatırlıyorum. Demek ki çok heyecanlı safhalardı. O kareler hafızamda çok kuvvetli kalmış. Yoksa 8 yaşında o kareler canlandırılamaz. Ama tabi bir hicret, bir muhaceret var.

 

DF: Peki hicretin sebebi neydi?

 

SZ: Hiçbir sebep yok esasında. O bölge hükümetinin baskıları ve tabii bir panik havası. Şimdi düşünüyorum da büyük hatalar yapılmış. Yani esasında biz Balkanlar´ı Osmanlı´da kaybetmemişiz, Cumhuriyet döneminde kaybetmişiz. Osmanlı mağlup olmuş ama her şey yerinde duruyormuş. Toplum duruyor, millet duruyor, arazi-emlak duruyor...

 

DF: Deniz Feneri ´nin Balkanlar´a yapacağı geziyi nasıl öğrendiniz? Gezi davetini nasıl aldınız?

 

SZ: Hadise Beyazıt´ta Deniz Feneri ´nin tertip ettiği Yoksulluk Kültürü Sempozyumu´nda başladı. Bendenize bir oturum başkanlığı görevi verilmişti. Geldim ve Deniz Feneri Derneği Genel Başkanı Engin Yılmaz Bey´le yan yana oturduk. Otururken Engin Bey kulağıma eğilip "size bir sır vereceğim" dedi. Bir sürpriz haberi olduğundan bahsetti. "İştip´e bir okul yaptırıyoruz. Sizin de İştipli olduğunuzu biliyoruz. Sizi oraya davet ediyoruz, gelir misiniz?" dedi. O anda allak bullak oldum. Bu daveti büyük bir memnuniyetle kabul ettim. Ailemden dahi birçok kimseye bir engel çıkar da gidemeyiz diye söylemedim.

 

DF: Peki bölgenin sosyal ve kültürel durumunu nasıl buldunuz?

 

SZ: Orada bir ihya (diriliş) hareketi başlamış. İştip´e gelince "burada bir tarih yazılıyor" dedim. Uğur (Arslan) önce neyin tarihinden bahsettiğimi anlamadı. Şimdiye dek Balkanlar´da hep yıkım vardı, göç vardı. Medreselerin yıkımı, ailelerin göçü haberleri geliyordu. Ancak bu hadiselerle ihya hareketi başlıyor. Yıkım durmuş, yeniden diriliş hareketi başlamış. Ve Deniz Feneri bu dirilişin bir sembolü haline geldi. Onun için ben Uğur´a bir şiir söyledim; Halikındır her işler, kul eliyle işlenir Emri bari olmayınca, sanma ki çöp deprenir Ondan sonra Uğur´a bu şiiri iyi belle, unutma dedim. Sonra, programın sonunda yaşananları ve bu şiiri idrak etti ki, "Ta Açe´den buraya kadar hadiseler birbirini tamamlıyor" dedi. Onun için İştip´teki okulun yapılışını tarih olarak düşündüğüm zaman, bu hareketin bir dilimindeki ihya hareketinin başlangıcı telakki ediyorum. Yani olayları tarihin bütünüyle birleştirmek lazım. Ufak noktalar bütünle birleştiği zaman mana taşır, manası ortaya çıkar. Tek başına baktığın zaman onun manasını idrak etmeyebilirsin. Ama gelecekte tarih bunu değerlendireceği zaman, Balkanlar´da böyle bir ihya hareketi başlamıştır ve Deniz Feneri bunun öncülüğünü yapan kurumlardan birisi olmuştur diyecek. Yaptığınız işin önemi burada ortaya çıkıyor. Deniz Feneri kendi çapında, kendi gücünde buna öncülük yapıyor. Örneğin bir Yörük köyüne gittik. Yörük köyünde cami yapılıyordu. 500 Euro paraları varmış, cami yapıyoruz diye seviniyorlar. Deniz Feneri o köye Hızır gibi yetişti. Yani bu hareketlerin ruhani taraflarını da düşünmemiz lazım. "Halikındır her işler"; bunun manasını nüfuz etmezsek kerameti kendimizde zannederiz. Aslında biz sadece vasıtayız. Ama tabi iyi işlere vasıta oluyorsak, o güzel bir şey. Allah sevgili kullarını güzel şeylere vasıta kılar. Priştina´dan sonra Prizren´e gittik. Meşhur Şar Dağları´ndan geçtik. Şar Dağları´nın muazzam yeşil ormanlarını gördük. Ve anladık ki, Osmanlı´nın en güzel yerlerinden büyük bir kısmını bırakmışız. Şar Dağları Adriyatik boyunca devam ediyor. Muharebelerin olduğu yerden geçtik. Oralarda bazı stratejik köyler var, oralarda durduk. BM, Türkler ve Müslümanlar katledilirken hiçbir şey yapmayanlar, şimdi Hıristiyan köylerini muhafaza etmek için tel örgülerle çevirip 24 saat asker muhafazasında tutuyorlar. Prizren´i biraz dolaştıktan sonra İştip´e geçtik. Mihmandarlığımızı yapan Rafet Bey bize Hüdayi Vakfı´nın yardımlarıyla yapılan camiyi gösterdi. O caminin nasıl yapıldığını, yapılması konusundaki mücadeleleri anlattı. Hepsi bir roman, hepsi bir kahramanlık örneği. O çocuklar da bir serdengeçti gibi çalışıyorlar. Deniz Feneri bir, Hüdayi Vakfı iki... Bu iki kurum orada Hızır gibi yetişiyorlar. Geceyi İştip´te geçirdik. Otina´yı gördük; "Otina´nın ufak tefek taşları" şarkısı vardır ya. Eskiden gürül gürül akardı, çok meşhurdu. Mahalli tabirle, "kaçın kaçın Otina geliyor" derlerdi. Yağmurlar ve eriyen karlar 2-3 dakika içinde Otina´yı coştururdu. Karşıdan karşıya geçen insanları yakalarsa alıp götürürdü. Zamanın kadısını da götürmüştü, o yüzden diğer adı Kadı Deresi´dir. Otina´nin bir tarafında çarşı, diğer tarafında Yahudi mahallesi vardı. O zamanlar İştip´te bütün arazi ve ticaret Türklerin elindeydi. Sırplar çobanlık, Bulgarlar ırgatlık yapardı. En büyük kereste üretimi bizim ailedeydi. Ailenin köyleri, bağları, bahçeleri, değirmenleri vardı. Baba tarafım Konya´dan, anne tarafım ise Kafkasya´dan gelmişlerdi. Anne tarafım 17. asırda Kafkasya´dan Balkanlar´ın fethi için gelmişler. Onlar da Köprülü´ye yerleşmiş ve ayan olmuşlar. Köprülü´de çok sayıda türbeler, tekkeler, hanlar, hamamlar var. Muazzam bir medeniyet kurulmuş. Rahmetli annem anlatırdı; Sultan 5. Reşat son Rumeli seyahatine çıkmış. Annemler de ilkokul talebesiymiş. Büyükleri onları köprünün kenarına "padişahım çok yaşa" demek için getirmişler. Onları görünce Sultan Reşat´ın gözlerinden yaşlar dökülmeye başlamış... Daha sonra Manastır´a gittik. Manastır´dan Ohri´ye, Ohri´nin ardından Üsküp´e geçtik. Oradaki Türk derneklerini gezdik. İşte böyle, rüya gibi geçti seyahatimiz. Aynı zamanda tatlı bir hüzünle de geçmiş... Tabi. Tatlı bir hüzün vardı. Anılarla dolu, tarihle dolu bir seyahat oldu. Ama dediğim gibi, bu gezinin en önemli tarafı, bir diriliş hareketinin sembolü olmasıydı. Sayın başkanın gönlünde bu duyguları olmasa, bu zahmetlere katlanmazdı. İnsanların gönüllerini doldurmak lazım. Gönül dolu olunca, o gönülden fikirler doğar. Fikirler de aktüel olur. Velhasıl, yapılanlar bizim ihlâsımıza bağlı.

 

DF: Deniz Feneri genel merkezini ve Zeytinburnu Lojistik Merkezi´ni gezdiniz. Ne düşündünüz?

 

SZ: Az önce de dediğim gibi, burası Hızır Aleyhisselam´ın deposu adeta. Çok güzel. İnsan iyi şeyler de yapar, kötü şeyler de. Eğer insan iyi şeyler yaparsa, iyi şeyler görür. Onlar da gönlümüzü ışıtır ve etrafa bu iyilikleri yayarız. İyiliklerle uğraşmıyorsak, iyi şeyler orada durur ama biz yanından geçer, gideriz. Kötü şeyleri görürseniz, kötü yerlerde bulunursanız, hele o kötülükleri de yaymaya kalkarsanız o kötülükleri yapanlardan daha büyük kötülük yapmış olursunuz. Onun için eskiler demişler ki; bazı hadiselerin "Şuyuu vukuundan beterdir". Yani kötülüğün yayılması olmasından daha beterdir. 40 kişinin içinde 3 kişi bir kötülük yapar, onu kimse bilmez. Ama bunları gazete ve televizyonda yayarsanız o zaman insanlara kötülüğü telkin etmiş olursunuz. Yapılan güzellikler fevkaladedir. Onları yaymazsan kimse bunları bilmez. İşte Deniz Feneri onlardan bir tanesi. Muazzam bir hadise. Fevkalade güzel bir müessese kurulmuş. Bugüne kadar faaliyetleri tam olarak bilmiyordum. Biliyorum, görüyorum elbette ama bizzat görerek müşahede etmemiştim.

 

DF: Türkiye´de gönüllü teşekküllerin gelişimi konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

 

SZ: Türkiye´de gönüllü kuruluşlar inançlı Türk kesiminin kurduğu kuruluşlardır. Ve bunlar da aşağı yukarı yarım asırlık bir maziye sahiptir. 1950´lere kadar Türkiye´de gönüllü kuruluş yoktu. Çünkü inançlı Müslüman insanlar teşkilatsızdı, cahildi ve fakirdi. Gayri Müslimlerin vakıfları, teşekkülleri vardı ama Müslümanların hiçbir şeyi yoktu. Sebebi de şuydu; Osmanlı devriyle birlikte bu içtimai yardım müesseseleri, tekkeler, zaviyeler, loncalar, ahi teşkilatları dağılmıştı. Cumhuriyet döneminde devlet bu mevzularda milletin arkasından çekilmişti. Dolayısıyla millet dayanaksız ve muallâkta kalmıştı. 1950´lerde tek parti döneminde, Şemsettin Günaltay zamanında bir silkinme hareketi başlamıştır. Bu süreçten sonra millet teşkilatlanmaya başladı. İlim Yayma Cemiyeti de bu teşkilatlardan biriydi. Size nerden nereye geldiğimiz anlatmak için hep aynı misali veriyorum. 1970´lere gelindiği zaman Türkiye´de Ramazan´da toplu iftar verilebilen yerler yok denecek kadar azdı. Bugün yüz binlerce kişiye toplu iftar veriliyor. Belediyeler yemekler dağıtıyor, erzaklar dağıtılıyor, Deniz Feneri dağıtıyor, dağıtıyor, dağıtıyor... 30 senede varılan nokta budur. Bunun için ben diyorum ki şimdi gençlere, sizlere, hepinize, son 50 yıllık sosyal yapımızı iyi inceleyin. Nereden başladık, nerelere geldik. Bunları bilmezsek, gençlere anlatmazsak, gençler bugünün kıymetini bilmez. Bugünü veri olarak kabul eder, sanki hep böyle gelmiş, böyle gider diye düşünür. Türkiye bugünlere gökten zembille gelmedi. Birçok insan, kurum hayatını istikrar ederek, çalışarak Türkiye´yi bu noktaya getirdiler. Türkiye´yi bugünlere taşıyan insanları ve kurumları tanımalıyız. Tarihimizi bilmeliyiz, çünkü bizim çok güzel bir tarihimiz var.

 

DF: Hocam teşekkür ederiz.

Proje ve TemsilciliklerProjelerimiz hakkında daha ayrıntılı
bilgi almak için lütfen kardeş
sitelerimizi inceleyiniz.