HESAP NUMARALARI
EN TR
HESABIM
BAĞIŞ YAP
Bağış Sepeti
Seçim yapılmadı
Bağışçı Girişi
ŞİFREMİ BİLMİYORUM
AnasayfaHaberler Arşiv Sivil Toplum Şeffaflıktan Korkuyor
14-04-2005

Sivil Toplum Şeffaflıktan Korkuyor

Aksiyon Sayı:540 İbrahim Betil son yıllarda firmaların gönüllü etkinliklere destek vermelerinin ekonomik bir mantıkla açıklanabileceğini, daha çok kazandıkları için bu yolu seçtiklerini söylüyor. Ona göre demokrasinin temel taşları olan sivil toplum kuruluşları şeffaflık sınavında. "STK´ların geçmişte sergiledikleri kötü performans bugünkü oluşumların karşısındaki en büyük engel." diyor.O artık ünlü bir eski bankacı. Hâlâ öyle anılıyor olmasında yazdığı `Hafiften Bankacılık´ kitabının da payı var. Bankacılıkla ilgili sorduğumuz her soruya cevap veriyor; fakat konuşmaya istekli olduğu konu gönülülük. Haftanın iki gününü profesyonel iş hayatına (bir danışmanlık şirketi var), geri kalanını `gönüllü´ olduğu eğitim faaliyetlerine ayırıyor. Kurduğu ve sekiz yıl başında olduğu Eğitim Gönüllüleri hafızalara kazınsa da artık o 2 yıldır başka bir yolda ilerliyor. Onu uzunca bir süredir lacilerini çekmiş profesyonellerin arasında değil, okul koridorlarında, konferans salonlarında, Anadolu´nun çeşitli şehirlerinin sıradan okullarının öğrencileriyle sohbet ederken görüyoruz. İbrahim Betil´i farklı kılan unsur, son on yıldır iş dünyasının önde gelen kurumlarını gönüllü faaliyetlerin içine çekmesi, bir şeyler yapmak isteyenler için güvenilir bir isim olarak öne çıkması. Tartışmak yerine bir `iş´ yapalım İbrahim Betil´in başında olduğu Toplum Gönüllüleri Topluluğu´nun (TOG) hem farklı zamanlarda Diyarbakır´da ve Samsun´daki etkinliklerini izleme fırsatımız oldu. Beyaz tişörtlü üniversiteli gençleri kah bir kenar semtteki ilköğretim okulunda badana yaparken, kah geleceğin gençlerine `abi´lik `abla´lık yaparken gördük. TOG, okul açan bir eğitim hareketi değil. 17-25 yaş arası üniversite öğrencilerinin sosyal sorumluluk bilincinin geliştirmeyi amaçlıyor. İbrahim Betil´e göre toplum gençlere önyargıyla, biraz da korarak, çekinerek yaklaşıyor. Gençlerin sadece diğer kuşaklar için değil `akranları´yla birlikte bir şeyler yapmaları gerektiğini düşünüyor. Amaçlarını, "Gençlerin hem toplumsal duyarlılıklarını hayata geçirebilmelerine yardımcı olabilmek hem de bu projeleri yaparken değişik inanç, köken ve düşüncelerden gelen gençlerin bir masa etrafında tartışmaları yerine projeyi birlikte yürütmelerini, birbirlerinden bir şeyler öğrenmelerini sağlamak" şeklinde açıklıyor. Buradaki nüans, konuşmak yerine bir şeyler yapmak. Betil´e göre TOG bir `barış projesi´. "Amacımız gençliğe yetki vermektir. Türkiye´nin geleceğiyle ilgili barış tohumlarının gençliğin içine atılması ve gençlerin birtakım sorumluluklar alarak kendileriyle ilgili yanlış önyargılar taşıyan yetişkinlere de bir model oluşturmaları ve onların önyargılarını değiştirebilmeleri." Önde gelen holdinglerde uzun süre üst düzey yöneticilik yapan İbrahim Betil Türkiye´nin insani, sosyal ya da beşeri sermayesi olmadan sadece teknolojiyi kullanarak fark yaratmasının mümkün olmadığını vurguluyor. "Kurumlar veya holdingler maddi güçleri, teknolojileri ile fark oluşturabilirler ama beşeri sermayeleri olmadan uzun yol kat edemezler." Ona göre beşeri sermayenin az geliştiği toplumlar daha kolay yönetiliyor. Bu ülkelerin devlet yönetimi, daha baskıcı ve buyurgan oluyor. Betil, devletin sosyal sermayeye tek katkı yolu olan `eğitim´de başarısız olmasının farklı nedenleri olduğunu anlatıyor. "Gelinen noktayı belirleyen husus tabii ki tercihlerden kaynaklanıyor. Benim ve sizin gördüklerimizi Genelkurmay, Başbakan, Ankara´nın ilgili bürokratları veya `derin devlet´ görmüyor mu? Burada bir kasıt olduğunu düşünebiliriz." Gelişmemişlik bir yana onu asıl üzen kız öğrencilerinin okullaşmasında İran´dan, Mısır´dan hatta Namibya´dan bile geride olmamız. Bugün Türkiye´de ilköğretim çağında okula gitmeyen 500 bin kızın olduğunu hatırlatıyor. Sosyal projelere destek vermek şirketlerin işine geliyor TOG´un etkinliklerinde başörtülü öğrencilerin de yer almasının Betil´in her türlü ayrımcılığa koyduğu net tavırla ilişkili olduğu söylenebilir. Bir sorumuz üzerine, başörtüsü yasağı ile kızların okullaşmasının düşüklüğü arasında bir paralellik olup olmadığının araştırılmaya muhtaç olduğunu söylüyor. "Bu başörtüsü meselesinin çok gereksiz bir noktaya geldiğini ve gündemi lüzumsuz yere meşgul ettiğini düşünüyorum. Biz çocuklarımızın kafalarının içinde ne olduğunu merak etmek yerine sadece dış görünüşlerine bakarak yargıda bulunmayı bir kolaycılık haline getirdik. Ben bunu kendi kendime yakıştıramıyorum." Betil, "nasıl bir insan istiyoruz"dan daha çok özgür düşünebilen, geleceğe güvenle bakan, araştıran ve kendi tercihlerini ortaya koyabilen insanları yetiştiren bir eğitim anlayışını benimsiyor. Ona göre bir insanın yardımseverlik duygusuyla `gönüllü´ olması ile kurumların destek vermesi arasında amaç farklılığı var. Betil, bireyin `gönüllülüğünü´ insanlara faydalı olma isteğinin ve bu işten keyif almanın bir sonucu olarak yorumlarken firmaların ve kurumların eğitim, sağlık, çevre gibi sosyal sorumluluk projelerine destek vermelerini ekonomik bir mantığın gereği olarak açıklıyor. Şöyle ki; Batı´da oldukça yaygınlaştığı görülen ülkemizde de günden güne yerleşen sosyal meselelere, çevreye duyarlı firmaların ürünlerinin talep görmesi kurumları bu yola itmektedir. Bilinçli tüketici, eğitim, sağlık, çevre gibi konulara duyarlı olduğunu gösteren, kaynaklarının bir kısmını `gönüllü´ faaliyetlere aktaran firmaların ürünlerini diğerlerinden daha pahalı bile olsa tercih etmektedir. Ve bu iyi bir şeydir. Öte yandan şirket çalışanı, "Benim şirketim emeğimin karşılığı ürettiğimin bir kısmını sosyal sorumluluk projelerine yönlendirerek böyle bir duyarlılık gösteriyor. Demek ki doğru bir yerdeyim" demektedir. Yani şirket içi verimlilik göz önüne alındığında `ekonomik mantık´ burada da işlemektedir. Hafiften bankacılık İbrahim Betil bir süre sanayicilik yaptıktan sonra Pamukbank´ta genel müdür yardımcısı olarak başladığı bankacılık kariyerine İktisat Bankası´nda kısa, Garanti Bankası´nda uzun süreli olmak üzere genel müdür olarak devam eder. Banka üst düzey yöneticilerine için yüzde 1´lik küçük hisselerin verilmesinin verimliği arttıracağı önerisinin, Garanti´nin patronu Ayhan Şahenk tarafından beklemediği bir şekilde kesin bir dille reddedilmesi üzerine gelişen olaylar, onu yeni bir banka kurmanın eşiğine sürükler. Türkiye´nin çok alışık olmadığı `çok ortaklı´ Bank Ekspres modeli böyle doğar. Daha iki yıl geçmişken, 94 yılında yaşanan krizde altı ay öncesi değerinin altı kat altında devretmek durumunda kalır. Ve onu bir daha bankacılık faaliyetlerinin içinde görmeyiz. Acaba `kriz´ yaşanmasıydı bankacılığı bırakmak niyetinde miydi? "Hayır. Ama bankayı kurarken temel bir hedefim vardı. Bu bankada varlıklarımı çok fazla artırıp kâr ederek, bunları eğitim alanına kaydırabilmek. Dolayısıyla banka kurmak bir yerde bu hizmet konusunda bana daha büyük imkanlar sağlayacaktı. O imkanı bulamadım. Ama başka yollardan yine yanı hedefe doğru ilerlemeye çaba gösteriyorum." Deniz Feneri bizden daha başarılı Bank Ekspres´i devrettikten üç gün sonra bankalara hazine garantisi gelir. Sonrasında Çillerlerin, niye bizimle konuşmadın şeklinde sözlerine muhatap olur. Bankacılık kariyerinin doruğunda, elinde büyüttüğü modelin bekası için bir telefon kadar yakın olduğu halde yetkilileri aramaz, aramak aklından bile geçmez. "Çünkü ben başından beri özel sektörün devlete yük olmamasını, kurumların, kişilerin devlete sırtını yaslamaması gerektiğini savunan bir kişiyim. Dolayısıyla zora düştüğüm zaman başbakana ulaşma kolaylığım var diye beni kurtar demeyi yaşam duruşuma yakıştıramadım. Çünkü bu beni daha çok üzerdi. Bankayla ilgili belki daha farklı bir sonuç olabilirdi ama insanın kendine karşı sorumluluğu, hesap verebilirliği çok daha önemli. Ben onun hesabın veremezdim. Hükümetin yönetimi yanlıştı, bunu özgür olarak şimdi de söyleyebiliyorum." En çok önemsediği konuların başında şeffaf olmak ve hesap verebilirlik geliyor. 80 yılda kurulan tüm STK´ların üçte birinin (yaklaşık 50 bin) mülki amir emri ve mahkeme kararıyla kapatılmasını beşeri sermayenin gelişmemesiyle bağlantılı görse de STK´ların şeffaf olmamalarıyla da çok alakalı buluyor. "Türkiye´de STK´lar şeffaf değil. Bugüne kadar gizli gündem maddeleri olan, faaliyet alanları ile gerçek niyetleri farklı kurumlar olarak görüldükleri için pek çok kapatma hadisesi sonunda toplum STK´dan uzak durmaya başladı. STK´ların geçmişte sergiledikleri kötü performans bugün tüm oluşumların karşısındaki en büyük engel." 8 yıl başında bulunduğu Eğitim Gönülleri Vakfı´nı gündeme getiren olayın deprem olduğunu söylüyor. Deniz Feneri Derneği´nin bir doğal afet sonucu değil de toplumun kendi dayanışma kültürü içinde doğup büyümesini önemsiyor, bu bakımından başarılı bir örnek olarak görüyor. "Bence Deniz Feneri Derneği´nin geldiği nokta bizimkinden daha ileridedir. Bakın gönüllü katılımlara, destek verilen kitle sayısına, maddi olanaklara ve toplumda gördüğü desteğe.." Başarılı Bir Öğretmen Olamadım Benim yöneticilik anlayışımın ne çok bilimsel ne de fazla duygusal olmayan bir alaylı mantığa dayandığını söyleyebilirim. Benim kararlarımda ağırlıklı olarak tüm tarafların görüşlerini almaya ve müşterilerin de hislerini anlamaya özen gösteren bir anlayış hakimdir. Sezgilere dayanan kararlarda yanılma olasılığınız her zaman daha fazladır. Beraber çalıştığım patronlardan Mehmet Emin Karamehmet bey patron-yönetici ilişkileri açısından herkesin çalışmayı arzu edeceği bir işadamı idi. Profesyonel yöneticilere güvenir her zaman onlara yetki verir, hareket etme imkanı tanırdı. Kurumun sorumluluğunu verdiği insanlara güven aşılardı. Erol Aksoy daha mücadelecidir, her zaman yönetimin içinde olan bir patrondu. Hüsnü Özyeğin´in katılımcı yönü çok fazladır, her zaman olayların içindedir. Olayların dışında kalmayı istemez ama görüşlerini dayatmaktan hazzetmez, öğrenerek iş yapmayı sever. Ben başarılı bir öğretmen olamadım. Benim iki özel üniversitede denemelerim oldu ama başaramadım. İyi bir öğretmen değilim; sınıf ortamında öğrencileri yeterince motive edemedim bunun sonunda devamsızlık oldukça fazla oldu. Ama şunu söyleyebilirim ki iyi bir konferansçı sayılabilirim. Küreselleşme ve küreselleşmeye karşı duruşlar aslında beşeri sermayenin az geliştiğinin göstergesi. Bizde küreselleşmeden anlaşılan Batı emperyalizmimin toplumun kültürel değerlerini parçalamaya yönelik yaklaşımı olarak tanımlanıyor. Oysa küreselleşmeyi dünyada insanların temel hakları konusunda ortak değerleri belirleyebilmek şeklinde görebiliriz. Sözgelimi polisin kadınlar gününde yere düşen bir kadını coplaması kadın haklarına karşı bir olaysa, bu küreselleşmeyle hafifletilebilir bir olaydır. Batan bankaların 47 milyar dolarlık zararı kamunun sırtına yüklendi. Türkiye´nin yıllık milli eğitim bütçesinin yaklaşık 10 milyar dolar olduğunu düşünürsek beş yıllık kaynağımızı heba ettik demektir.
Proje ve TemsilciliklerProjelerimiz hakkında daha ayrıntılı
bilgi almak için lütfen kardeş
sitelerimizi inceleyiniz.