HESAP NUMARALARI
EN TR
HESABIM
BAĞIŞ YAP
Bağış Sepeti
Seçim yapılmadı
Bağışçı Girişi
ŞİFREMİ BİLMİYORUM
AnasayfaHaberler Arşiv Takdir Edebilmek ve Razı Olabilmek .
06-10-2009
Takdir Edebilmek ve Razı Olabilmek .

Takdir Edebilmek ve Razı Olabilmek .

El birlik; Yardımeli, Kimse Yok mu, Kutup Yıldızı, Deniz Feneri gibi gönüllülerimizin ellerinden tutalım. Onların da elleri yetimlerin ve da...
El birlik; Yardımeli, Kimse Yok mu, Kutup Yıldızı, Deniz Feneri gibi gönüllülerimizin ellerinden tutalım. Onların da elleri yetimlerin ve tüm ümmetin elinden tutabilsin. Biz onların hepsinden razıyız; Allah da onlardan razı olsun.

Eğer birbirimizin içtimai, mesleki, siyasi, fikri, edebi, ailevi veya insani; iyi niyetle yapılmış; büyük veya küçük amellerini; küçümsemeden, karşılıklı takdir edebilsek veya verilen büyük küçük hizmetlere, iyi niyetle üretilene razı olabilsek; evimizde, işimizde, hayatımızda, derneğimizde, gönül ve ümmet coğrafyalarında asayiş berkemal olacak. Elbette her bilinçli mü'min, her amelini, Allah rızası için yapar ve karşılığını O'ndan bekler. Onun asıl niyeti ahretini imar etmektir. Ama yine de; hiç olmazsa ürettiği hizmete muhatab olanlardan, az veya çok bir takdir, bir teşekkür bekler. Nitekim tasavvuf erbabı der ki : " Marifet takdir ile kaimdir; takdir olunmayan marifet zaittir "; yani kayıptır. Ha, " Sen denize at da, balık bilmezse, Halik bilir " sözü doğrudur; iyi bir teselli sebebidir. Elbette Halik'ımız onu nerde olsa bulur, bir gün karşımıza çıkarır. Ayrıca bu söz, nihayet, insan denen mahlukun, balık misali, hayli unutkan olduğunun ve " Sen de az unutkan değilsin hani ", gibi red edemeyeceğimiz bir hakikatin beyanıdır. Çok şükür ki, en hakikatli beyanı, Kerim olan Allah Kur'anı Kerim'inde yapıyor : " Her kim zerre miktar hayr amel işlerse onu; her kim de zerre miktar şer amel işlerse, o da onu görecek. " Zilzal 78. Yani " Herkes için yaptığının karşılığı vardır ", Böyle deyip teslim olabilsek; gözümüzü yumup say'imize devam etsek pek güzel olurdu; lakin herkes kendini, gönlünden geçeni bilir. Ben de kendim için bildiğimi Ibni Sina'nın o meşhur kelamı ile itiraf edeyim : " İlim, takdir edilmediği yerden göçer ". Bu sözü hem teselli, hem de kendime iş hayatıma istikamet verici olarak bulmuş; onu fakülte hastanesinin girişinde her girişte okumuş, nihayette orada takdir edilmediğime inanmış; hem de Kayseri'den İstanbul'a göçmüştüm. Oysa son güne kadar, akademisyenlikten hiç ayrılmayacakmış gibi bir duruş sergilemiştim. Ama içimdeki " doğruyanlış " çelişkisi giderek büyümüş; artık dayanılmaz hale gelmiş ve radikal bir kararla akademik hayata nokta koymuş; hem işimi, hem memleketimi değiştirmiştim. Ağlayarak da olsa.. Elan kararımdan ve kazanımlarımdan memnunum; büyük bir yanlış yapmadığım zannı galibini taşıyorum. Ama herkes, hususen öğrencilerim, asistanlarım, akademisyen arkadaşlarım ve hastalarım memnun mu?. Muhtemelen memnun olmadılar. Ha, onların bu işte payı yok muydu? Kendileri daha iyi bilir. Inşa'Allah ciddi bir hata yapmamışımdır. Yanı başımızdaki bir arkadaşımız, bir çalışanımız, hayat çizgisinde büyük küçük, iyi kötü bir kırılma yaşadığında; bunda az çok hepimizin bir payı vardır. Aslolan olumlu pay sahibi olmaktır. Olumsuz payı olanlar, farkında olamadan mes'ul olurlar. Her zaman, her koyun kendi ayağından asılmaz. Onu asan ve astıranlar vardır. Her işlenen suçta, hatada ve günahta yakın çevrenin bir payı vardır. Ya bir takdir edilmemişlik, bir ıskalanmışla vardır. Yoksa ilim veya alim; Hilmi veya Halim neden buraları, neden bizleri terk edip gitsin? Siz, Ibni Sina'nın sözündeki ilim yerine " amel " i koyun. Amelinizin takdir edilmediği yerde ne kadar daha barınırsınız? Ameliniz, kabiliyetiniz, fark edilmiyor; hele de, hafife alınıyor ise? ! " Ne yani, her ameline takdir, iltifat bekliyorsan; bu riya olur be kardeşim " ! Bu söz de doğru. Ne ki doğrular da yanlışlar da tek değil, genelde birden çoktur. Bardağı taşıran son bir damladır: ama onu taşıran önceki damladır. Allerjik hastalıklardaki gibidir. Hastanıza bir iğne, bir penisilin yaparsınız; bir anda anafilaktik şok gelişir; bir anda mosmor kesilir; bir iki çırpınır ve excitus olur. Herkes son iğneyi yapanı suçlar. Oysa önceki yapılan penisilin iğneleri vücutta ha bire antikor seviyesini arttırmış; sizin iğneniz olmasa bile birinin batıracağı penisilin bulaşmış bir iğne hastayı götürür. Çünkü artık tahammül sınırı aşılmıştır. Şimdi, suçlu kimdir? Tabii ki hepsi. Test etmeden iğne yapanların hepsi. Her insanın da bir tahammül sınırı vardır. Hikmet ile test edilirse elbette bu sınır anlaşılır. Kim kaç iğneye tahammül edebilir; bilinmelidir. Çuvaldızdan bahsetmiyorum; iğneden; bir de iğneli sözlerden, iğneli bakışlardan. Hususen de aile, komşu ve sivil toplum veya gönüllü kuruluşlarında bu çok elzem.. Gönlü kırılan sivil gönüllü iflah etmez. Gönlü kırıklarla, gönülsüzlerle gönüllü kuruluşlar yürümez. Lakin takdir ve rızanın her an lazım olduğu ve dolayısı ile eksikliği halinde gönüllerin en fazla kırıldığı yer; bu üç kurum. İş kurumlarında, askerlikte, çıraklıkta, okulda takdir ve rıza eksikliği elbette vardır; hem de fazlası ile. Ama orada elimiz mahkumdur; maişet devam edecek, yoksa aç kalırsın. Soğuğa, sıcağa, yokluğa, emirlere, komutana sabredeceksin; yoksa savaş kazanılmaz, askerliğin bitmez, tezkeren gelmez. Dersler ve sınavlar ne kadar zor olsa, öğretmen ve arkadaşların ne kadar aksi olsa; okula devam; yoksa diplomasız kalırsın. Emir komuta, sıkı disiplin ve talimatlar olmasa; maaş, teskere veya diploma olmaz. Ama bir gönüllü kuruluşta, bir evlilikte ve aile içinde veya cemaat içinde; komutan, müdür veya patron edaları da hiç yürümez. O eda tavır ve hatalardan dolayı nice yuvalar, komşuluklar ve hayr kuruluşları dağılabiliyor. Oysa sivil hayatın olmazsa olmaz asıl dinamikleri; asla yıkılmaması gereken direkleri; aile, komşuluk ve benzeri sivil kurumlardır. Ordu, okul, iş yeri vs kuruluşlarda, ümit, başarı ve mutluluğun yakalanması için hep aile ortamı oluşturulmaya; gönüllüler bulunmaya çalışılır; onlar misal verilir. Çünkü gönüllü kuruluştakiler, ilke olarak hep gönüllülerdir ve gönül almayı bilenlerdir ve gönüllere girmek için gelmişlerdir, Oraları ikinci aile gibidirler. Böylesine kurumlarda gönüllü aileler diğer ailelerle bir araya gelerek, sinerjiler oluşturur, komşuluktan öte kavram, misyonun ve havuzlar, fikir ve hedef birlikteliği olan daha büyük aileler; hatta ideal içtimai vasatlar, belki mahalleler teşkil edebilirler. Ama bir şartla : Karşılıklı takdir ve rıza; açık ödüllendirmelerle; hoşgörü ile. Öylesine vasatlarda, artık, manevi boşluk, yalnızlık, elem ve depresyona yer kalmaz. Bu bir hayal; her hedefe hayal edilerek varılır. O hayalimizi hep diri tutalım. Takdirin en kolay ifadesi, teşekkürdür. Daha sonrası kutlamadır, tebriktir. Daha da unutulmazı, kalıcı bir hatıra babından bir plakettir; zarif bir ödüldür. Bu hususta Hz. Muhammed ( sa ) güzel bir örnektir. Allah ve O'ndan önce bir kulun gönlünü almış bir sahabeyi anında takdir eder : "Cennetlik birini görmek isteyen varsa, şu amel sahibine baksın " buyururdu. Biz de birbirimizi cennetle müjdeleyerek takdir ve rıza örnekleri ortaya koyabiliriz. En azından hemen anında yüzüne dua okuyabilir, güzel temennilerde bulunabiliriz. Oralarda gönüllere girmek için gelmişsek, Hakk'ın da gönlüne, gireceğiz demektir. Halka hizmet Hakk'a hizmet değil midir? Devlet, hatta yargı işleri dahi takdir, rıza ve ödüllendirme olmadan sağlıklı yürümez. Yürür ama öylesine, Hz. Ali döneminde bir kadı'nın bir aylık maaşı yüz koyun veya bedeli imiş. Neden? Daha hakça adalet ve yargı yapsın diye. İşine özensin diye. Ya şimdi? Neden? Eğer bir sağlık bakanının hizmetleri; " Alo ! " deyince 15 dk'da kopup gelen ambulansları, güler yüzlü hemşire kızlarımızın takıverdiği serumları; halk takdir ve rıza ile karşılamaz ise; o güzelim hizmetler nereye kadar yürür? Yürür belki ama, mahkeme gibi suratlarla.. Biz hekim ve hemşireler de öyle. Beşeriz; her ne kadar Hipokrat yemini etmiş isek de; bizi tatlı dil ve teşekkürle yani takdir ve rıza ile karşılayan hastaya; daha başka bir özen ve zerafetle hizmet veririz. Böylesi tedaviden elde ettiğimiz şifa da ona göre olmakta, para veya vizite ücreti üçüncü beşinci planda kalmakta. Pirimiz, Ibni Sina'mız : " Ücret olarak; hastanız ne takdir buyurmuşsa, ona razı olun " demiş. Doğru da, ödenen ücrete rıza, biraz da hastanın tavrı ile ilgilidir. Sünnet düğünü için, ki pek çok tartışılır yanları vardır; on bin, elli bin harcayan velinin; asıl can damarı olan operasyona, sünnetin asıl çilesini çeken sünnetçiye elli lira verip savuşturan kirvenin takdir ve rızadan anladığı şey de tartışılır. On paralık değer biçilen o sünnetçi, zamanla maharetini kaybedebilir; daha sonraki sünnetleri kanayabilir, eksikli gedikli kalabilir. " Accık ucundan değil de tümden kökünden uçurabilir. Dedik ya, " marifet takdir ile kaimdir; takdir edilmeyen marifet zaittir ". Belediyelerin hayr hizmet adına meydanlar dolusu, tantanalı toplu sünnetleri de takdir ve rıza açısından çok tartışılır. Şükür ki, İHH'dan Yardımeli'ne; Kimse Yok Mu'dan Hekimeli'ne kadar, toplumdan haklı takdir ve destek gören gönüllü kuruluşumuz, vakıf ve derneğimiz tam gaz, Gazze'den Darfor'a imdada koşuyor. Daha bir 3 ay önce Op. Dr. Can Terzier, Anestezi doktoru Ayla ve anestezi hemşiresi Sevim hanım ve ekibinin hizmetleri Sudan ve Türkiye basınında manşet oldu : "Darfor'a can olan Can hekimler " diye. Güzel bir takdir belgesi olmuş. Biz de kendilerini çok ama çok takdir edelim ki kara bahtlı Afrika yetimlerinin kara bahtları gülsün. El birlik; Yardımeli, Kimse Yok Mu, Kutup Yıldızı, Deniz Feneri gibi gönüllülerimizin ellerinden tutalım. Onların da elleri yetimlerin ve tüm ümmetin elinden tutabilsin. Biz onların hepsinden razıyız; Allah da onlardan razı olsun. Gönüllü kuruluşlarda gönüllülük esastır. Gönülsüz gönüllülük olmaz. Mahkeme gibi suratlarla sözüm ona iş yapan devlet memurlarını görmeye alıştık da; gönülsüz, suratsız gönüllülere alışamadık, Eğer bir gönüllümüz surat ediyorsa; hadi öyle demeyelim, belki o zaman eli kırılır. Gönlü kırılmışsa, derhal her işi bırakıp önce onun gönlünü tamir ve tedavi edelim. Yoksa gönül evlerine gardiyan gibi, sorgu hakimi, devlet memuru gibi girip çıkmaya başlar ki., öyleleri yüzünden nice gönüller kırıldı; nice gönüllü kuruluşlar heba oldu gitti. Gönüllü kuruluşlarımızı el birlik kucaklayalım; şu kalıplaşmış olumsuz sözü unutturalım : " Gönüllü bir kuruluşta; birkaç kişi koşturur; diğerleri seyreder ". Evet o diğerleri bahire eleştirir, dernekten uzak durur, derkenar olup, elleri çenede; seyrederler. Onların hiçbir tarakta bezi yoktur. Onlar kendi işlerine bakarlar. " Salla başını, al maaşın " derler. Mazlumlara sırtını döner. Onlar için oruç ve infak ayı da bir şey ifade etmez. Bir fakire, bir gönüllü kuruluşa bir fitre bağışında bile bulunmazlar; bulunamazlar. Ceplerinde akrep vardır. İşleri de iyi gitmiyormuş zaten. Yetmez de, gitmez de. Çünkü : " İnfak ederek, malınızı kalelendiriniz" Hadisi Şerifini anlamazlar..). Veya bir gün, kendilerinin de o gönüllü kuruluşun kapısına, bir tas çorba için bakar hale gelebileceklerini hesab etmezler. Haksızlık karşısında susar otururlarsa, bir gün sıranın kendilerine geleceğini fıkhedemezler. Onları onlara bırakalım. Biz gönüllere girmeye bakalım. Gönüllere girenler el verelim. Takdir ve tebrik edelim. En azından takoz olmayalım. Prof. Dr. Nihat Bengisu 2 Ekim 2009 Anadolu'da Vakit
Proje ve TemsilciliklerProjelerimiz hakkında daha ayrıntılı
bilgi almak için lütfen kardeş
sitelerimizi inceleyiniz.