HESAP NUMARALARI
EN TR
HESABIM
BAĞIŞ YAP
Bağış Sepeti
Seçim yapılmadı
Bağışçı Girişi
ŞİFREMİ BİLMİYORUM
AnasayfaHaberler Arşiv Yoksulun dilinden yoksulluk halleri
07-03-2003
Yoksulun dilinden yoksulluk halleri

Yoksulun dilinden yoksulluk halleri

06 Mart 2003 Bahadır Özgür Aşırı sefalet ile en küstah servetin birlikteliği tarih kadar eski. Biri olmadan diğerinin olamayacağı, biri artıyorsa diğerinin de artacağı doğa yasası kadar kesin. Dünyanın belki de en açık gerçeği bu. Ama zenginliğin siyasal gücü, bütün araç ve kurumlarıyla, yoksulluğu toplumsal eşitsizliğin sonucu değil de; krizin, üretimsizliğin, verimsizliğin çıktısı olan; refahın artışıyla ortadan kalkabilecek patolojik bir vaka gibi tanımlıyor. "Yoksullar da nereden çıktı?", 16. yüzyılın ilk yarısında artık iyice gözler önüne serilen sefaleti tartışan broşürlerin cevabını aradığı soruydu. Bir kısım iktisatçı, sorunu tahıl yetersizliğine, yüksek ücretlere, evlerin kullanışsızlığına bağladı. Bazıları İngiltere´de iri bir koyun türünü suçladı. Kimi, öküzlere yerlerini bırakması gereken atları hedef gösterirken, daha az köpek beslenmesini önerenler de vardı. Bir kısmı yoksulların az ekmek yemesi ya da hiç yememesi gerektiğine inanıyor, çayın yoksulun sağlığını bozduğunu oysa evde yapılan biranın daha sağlıklı olduğunu savunanların yanında, çayın kötü bir alışkanlık olduğunu söyleyip, hepten reddedenler de oldu. (Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm, İletişim Yayınları.) Yoksulluğu açlık sanmak Benzer bir yaklaşımın hâlâ hükmünü sürdürdüğü muhakkak. Zira, medyadaki sefalet görüntüleri, ayrıksı birer durum, küçük bir azınlığın düşkünlüğü olarak resmediliyor. Sanki sefalet ile zenginlik kendine özgü, kesin olarak ayrı nedenleri olan, farklı dünyalara ait olgular. Daha da önemlisi, yoksulluk tek başına açlık sorununa indirgenerek, "yoksulluk eşittir açlık" denkleminin ardına kocaman bir gerçeklik gizleniyor. Gözlerden kaçırılan şey, yoksulluğun birçok öteki ve karmaşık veçheleriyle ilgili: Berbat bir yaşam, parçalanmış aileler, hırsızlık, cinayetlerin artması, cehalet, sağlık koşullarından olabildiğince uzak olmak, zayıflayan toplumsal bağlar, gelecek yoksunluğu... Bunların toplamı ve daha fazlası, bir açın dünyasının parçaları. Aşevlerinin dağıttığı iki kap yemeğin, "hayırseverlerin" verdiği bir somun ekmeğin gideremeyeceği musibetler... Demokrasi Kitaplığı´ndan çıkan "Yoksulluk Halleri: Kent Yoksulluğunun Toplumsal Görünümleri" başlıklı çalışma, bu gerçekleri tartışma iddiasında. Entelektüellerin kriz günlerinde dillerine doladıkları "öteki Türkiye"yi anlamaya çalışan, bir grup akademisyenin yoğun emeğinin ürünü. Krizin ilk yazında Türkiye´nin büyük kentlerinde yapılan röportajların ağırlıklı kısmını oluşturduğu kitabın tarif ettiği yaşamlar; medyanın üçüncü sayfasına, Reha Muhtar´ın dramlarına, realiti şovların cinnet haberlerine sığmayacak kadar devasa. Kitap, sadece açlığa indirgenemeyecek bir yoksunluğun izlerini sürebilmenin, yaşamın tüm veçhelerine bakmayı gerektirdiğine işaret ediyor. ODTÜ öğretim üyesi Necmi Erdoğan´ın editörlüğünde hazırlanan 600 sayfalık kitabın ilk bölümü, yoksulluk olgusunu tartışan makalelere ayrılmış. Sadece belli dönemlerde gündeme gelen ve ekonomideki konjonktürel gerilemelerin sonucu olarak değerlendirilen algıyı eleştiren makalelerin ortak vurgusu, yapısal yoksulluk üzerine. Dayanışmadan geriye kalan Aksu Bora´nın "Olmayanın Nesini İdare Edeceksin? Yoksulluk, Kadınlar ve Hane" başlıklı makalesi, kadınların yoksulluğu nasıl yaşadıklarını inceliyor. Yoksulluk tartışmalarında sık sık varsayılan, dayanışma ağlarındaki ciddi zayıflamaya ve hanelerin kendi içine kapanmaya meyletmesine dikkat çeken Bora, dayanışma ağlarının dışında kalan hanelerdeki kadınların formel ve enformel sektörlerde iş bulmalarının önündeki yapısal engelleri büyüteç altına alıyor. Bora´nın; evlilik, cinsiyet rolleri, kadınlık ve erkekliğin yoksullarca nasıl algılandığına dair gözlemleri ise ilgi çekici. Yoksulların anlatımları ışığında "Yoksulluk ve Milliyetçilik" ilişkisini tartışan Kemal Can da, bu ilişkinin hem temsil hem de etkileme düzeyinde doğrudan bir ilişki olarak ortaya çıkmadığını gösteriyor. Can´ın, milliyetçiliğin yoksulluk korkusundaki alt-orta kesimler üzerinde daha etkili olduğu yönündeki gözlemi önemli. Ahmet Çiğdem´in dinsellik ve yoksulluk bağlantısına dair incelemesi ve Mustafa Şen´in Alevi ve Kürt yoksullarının anlatımlarına dayandırdığı etnik ve dinsel kökene dayalı kimlik ile yoksulluk, zenginlik ve dayanışma algısını tartışan makaleleri ise dikkat çekici tezler savunuyor. Devlet, Deniz Feneri mi? Ancak kitabın en önemli özelliğini ve hacim bakımından da en kapsamlı bölümünü, yoksulların kendi dillerinden zenginlik ve yoksulluk hallerini anlattıkları mülakatlar oluşturuyor. Türkiye´nin belli başlı büyük kentlerinin kenar mahallelerinde yapılan söyleşilerde, hiç kent merkezine inmemiş ya da İstanbul´da yıllardır yaşayıp hiç deniz görmemiş insanların yaşamları kendi anlatımlarından sunuluyor. Bu bölüm, yoksulluğu bir "inceleme nesnesi" veya "bir vaka" olmaktan çıkartıp, özneleriyle birlikte sergiliyor. Bunu yaparken de yoksulluğun siyasal, kültürel tezahürlerini, yarattığı gündelik hayatın ilişkilerini, aile yaşantısını, çocukların, kadınların iki kat daha fazla ağırlaşan sıkıntılarını olanca canlılığıyla göz önüne getiriyor. Kitapta yayımlanan bir söyleşide; evlerinin sıvanması, çocukların okula kayıt olması, sağlık yardımı için Deniz Feneri´ne (Kanal 7´de yayınlanan bir program) başvuracaklarını anlatan Ankaralı bir ev kadınının, "Peki devlet size hiç yardım etmiyor mu?" sorusuna verdiği cevap, durumu tek cümleyle özetliyor aslında: "Deniz Feneri devlet değil mi?"
Proje ve TemsilciliklerProjelerimiz hakkında daha ayrıntılı
bilgi almak için lütfen kardeş
sitelerimizi inceleyiniz.